|

VİLAYETNAME’DEKİ SÖYLENCELERE GÖRE HACI BEKTAŞ VELİ:
Hacı Bektaş Veli’nin, söylencelere dayalı yaşamı Vilâyet-nâme-i Hacı
Bektaş-ı Velî'de anlatılmıştır. Vilayetnamede, Türbenin kubbesinin
II.Bâyezid’in fermanı ile kurşunla kaplanışının anlatılması ile,
Bektaşi tarikatının kuruluşunda çok önemli bir yeri olan ve 1501’de
tekkenin post-nişin’liğine getirilen Balım Sultan’ın adından hiç
bahsedilmeyişi dikkate alınırsa; Vilayetnamenin II.Bâyezid’in
(1448-1512) padişahlığı(1481-1512) döneminde ve 1501 yılından önce
kaleme alındığı ortaya çıkmaktadır. Abdülbaki Gölpınar'lı,
Vilayetname'nin yazarının Firdevs-i Rumi (Uzun Firdevsi) olduğunu
ileri sürmüşse de, bu kanıtlanamamıştır.
Söylenceler üzerine yazılan Vilayetname, destansı özellikler
taşımaktadır ve Hacı Bektaş Veli’ye olağanüstü güçler
atfedilmektedir. Hacı Bektaş Veli'nin yaşam öyküsü, halkın ve
müritlerinin düşüncelerindeki söylencelere göre biçimlenmiştir. Hacı
Bektaş Veli, günümüzde de geçerliliğini koruyan öğretisi ve
düşünceleri ile sevilmiş ve yüceltilmiştir. Söz konusu söylence ve
anlatımların, O'na duyulan büyük sevginin bir ifadesi; yazılı
kaynakların sağlıksız ve az olduğu bir dönemin ürünü olduğunu
göstermektedir. Vilayetnamenin nüshaları ile, bir çok tekkede
karşılaşılabilmektedir. Vilayetname, masal anlatan bir metin gibi
görünse de, Hacı Bektaş Veli'ye ve dönemine ilişkin gerçeklere
ulaşmamıza yardımcı olacak, bir bilgi kaynağı olduğu görmezlikten
gelinmemelidir. Hacı Bektaş Veli'nin, söylencelere dayalı yaşamının
anlatıldığı, Vilayetnamedeki destansı anlatımların bazıları
şöyledir:
Hacı Bektaş Veli'nin Hünkar Ünvanını Alışı:
Bektaşi kaynakların da, Hacı Bektaş Veli için çok sık kullanılan,
bir de Hünkar lakabı vardır. Hacı Bektaş Veli’ye Hünkar denilmesi
de, yine bir söylenceye dayandırılmaktadır: Hocası Lokman Perende,
bir gün Bektaş’a ders verirken, abdest almak için dışardan su
getirmesini ister. Bunun üzerine Bektaş, “Hocam, bir nazar etseniz,
mektebin içinden su çıksa da dışardan su getirmeye muhtaç olmasak.”
cevabını verir. Lokman Perende ise “Buna gücüm yetmez, gücün
yetiyorsa sen yap.” deyince, Bektaş, el kaldırıp dua eder. Bektaş
elini yüzüne vurup secdeye kapandığında, mektebin ortasından bir
pınar akmaya başlar. Hacı Bektaş’ın bu kerametini gören hocası
Lokman Perende, sevinçle “Ya Hünkar!” demekten kendini alamaz.
Bundan sonra da Hacı Bektaş Veli'ye, “Hünkar” da denilmeye
başlanmıştır.
Hacı Bektaş Veli'nin Hacı Ünvanını Alışı:
Hacı Bektaş Veli’nin Hacı ünvanını almış olması, şu söylenceyle
anlatılmaktadır: Hocası Lokman Perende hacca gider. Kâbe’yi tavâfdan
sonra, Arafâta çıkar. Orada, yanındakilere “bugün arife günü, şimdi
bizim Türkistan'da herkes ‘bişi’ pişirir.” der. Bu söz Hünkar’a
malum olur. Lokman Perende’nin evinde de, gerçekten bişi
pişirilmektedir. Hünkar, Lokman Perende’nin evine giderek, şeyhin
hanımından, bir tepsiye bişi koyup kendisine verilmesini ister.
Hünkar,Tepsiye konulup, kendisine takdim edilen bişi’yi, göz yumup
açıncaya kadar, Lokman Perende’ye götürüp sunar. Bundaki hikmeti
anlayan Şeyh Lokman Perende, arkadaşları ile beraber bu “bişi”yi
yerler. Hac dönemi bitip Hicaz’dan dönülünce, Nişabur halkı Lokman
Perende’yi karşılamaya çıkar. “Haccın kabul olsun.” diyerek tebrik
ederler. Lokman Perende, gelen halka Bektaş’ın kerametini
anlattıktan sonra, “Esas hacı olan Bektaş’tır.” diyerek, onu tebrik
eder. Bunun üzerine adı Hacı Bektaş olur.
Hacı Bektaş Veli'nin Rum Ülkesine (Anadolu’ya) Gönderilişi:
Kutsal emanetler Elifî Taç, Hırka (kılık), Çırağ (mum), sofra
(yaygı, sini altı), alem (sancak), seccâde (namaz halısı)
Peygamber’e tanrı tarafından gönderilmiş, ondan Ali’ye ve Sekizinci
İmam Alî er-Rızâ’ya geçmişti. Ahmet Yesevî’nin halifeleri, emanetin
aralarından birine verilmesini isterler. Bunun üzerine Ahmet Yesevi,
“Kendisine verilecek olan, onları almağa gelecektir.” diye söyler.
Duyumgücü ile bu çağrıyı alan Hacı Bektaş, mekan sınırlarını aşarak,
göz açıp kapayıncaya kadar geçen bir an içinde, Türkistan’a varır ve
Ahmet Yesevî’nin dergahının eşiğine yüz sürer.Pir, töreye göre, onun
saçını kazıdıktan sonra, kendisine nasip sunar ve kutsal emanetleri
verir. “Git, seni Rum ülkesine gönderiyoruz, sana oturacağın yer
olarak Solucakarahöyük’ü veriyor ve seni Rum Abdallarına baş
kılıyoruz. Rum’da gizlere ermiş, kendini aldırmış ve cezbeye girmiş
olanlar (gerçekler, budalalar ve esrikler) çoktur. Bir yerde
eğlenmeden heman var.” diye söyler. Hacı Bektaş, ertesi gün güneş
doğarken, Ahmet Yesevi’den izin alarak yola koyulur. Varışını
bildirmek için, dervişlerden biri, yanan bir odun parçasını,
uzaklara doğru havaya atar. Bu bir dut dalıdır. Konya yakınlarına
düşer ve Hak Ahmet Sultan adlı ermiş bir kişi onu alıp, şimdi
Bektaşilerin tekkesi olan yerin eşiğine diker. Ağaç bugün de
oradadır ve tepesi yanmış bulunmaktadır.Hacı Bektaş, yolculuğu
sırasında da kerametler gösterir. Arslanların koruduğu bir yere
vardığında, kendisine saldıran iki arslanı taşa döndürür. Bir ırmağa
vardığında, balıklar onu selamlamak için sudan baş çıkarırlar. Rum
sınırında güvercin donuna bürünür ve Solucakarahöyük’te bir taşa
konar.

Hacı Bektaş Veli ve Karaca Ahmet:
Sayıları elli yedi bin olan Rum ülkesi dervişlerinin (Rum
erenlerinin), gözcü’leri Karaca Ahmed'dir. Hacı Bektaş’ın geldiğini
duyan Rum dervişleri, Horasan’dan gelen sözcü’nün yolunu kesmek
isterler. Bu düşünceyle, Rum ülkesine Irak’tan geçerek gelmiş
bulunan Hacı Toğrul, bir doğan kılığında, güvercini avlamak üzere
uçar. Fakat Hacı Bektaş, hemen insana dönüşüp doğan’ı yakalar.
Kendisine; “Ben size güvercin donunda geldim. Eğer daha güçsüz bir
kılık bulsaydım, ona bürünecektim. Sizse beni bir zalim görüntüsü
ile karşıladınız.” diyen Hacı Bektaş’ın önünde, yenik Hacı Toğrul
yere yüz sürer. Hacı Bektaş, Rum dervişlerine, onu gerisin geriye
yollar. Hacı Bektaş bu gelenlere, “Horasan Erenlerindenim.
Türkistan’dan geliyorum. Mürşidim Türkistan’ın doksan dokuz bin
dervişinin Pir’idir. Soyum Muhammed-Ali’den gelir, nasibim
Tanrıdan.” diye kendini tanıtır. Rum dervişleri, Karaca Ahmed’e
dönerek, “Ahmet Yesevi bize bir dev göndermiş.” derler.
Hacı Bektaş Veli ve Taptuk Emre:
Hacı Bektaş Rum ülkesine geldiğinde, Kadıncık’ın evine yerleşir.
Ardından dervişler, her yandan akın akın gelir. Emre adlı ermiş bir
kişi, Hacı Bektaş’ın veliliğinin kanıtını görmek ister. Hacı Bektaş
Veli, Sarı İsmail’i gönderip Emre’yi yanına getirtir. “Ya Emre,
duyduk ki, dostlar divanında, erenler cem olup nasip ulaştırdığı
vakit, Hacı Bektaş adında bir kimseyi görmedik demişsiniz. O yüce
dostlar cem’inde, destur dağıtan elin nişanı vardır. O nişanı
gördünüz mü?” diye sorar. Emre cevap verir: ”O divanda, yeşil perde
arkasından bir yeşil el çıktı, bize destur ulaştırdı. O elin avuç
içinde, yeşil bir beni vardı. Eğer o yeşil beni görürsem tanırım.
Onu da, erenlerin en üstünü olarak kabul ederiz.” Hacı Bektaş Veli,
Ali’nin simgesi yeşil bir ben bulunan el ayasını gösterdiğinde, Emre
“Taptuk Hünkarım” diye haykırır. Adı Tapduk Emre olarak kalır.

Hacı Bektaş Veli’nin Sulucakarahöyük’e Gelişi:
Çepni’ler boyundan Yunus Mukrî, bilge, okumuş ve tanınmış bir
adamdı. Sulucakarahöyük’e gelip yerleşmişti. Ulularından biri olduğu
Çepni’ler boyundan ayrılmıştı. Dört oğlu vardı: İbrahim, Süleyman,
Saru ve İdris. İdris, babası gibi okumuş ve tanınmış bir kişi idi.
Saru da öğrenim görmüştü. Fakat öbür ikisi ümmî idiler. İdris’in
Kutlu Melek adlı bir karısı vardı. Kendisine, Kadıncık denirdi. Bir
gün Kadıncık, öbür kadınlarla birlikte çamaşır yıkarken, Hacı Bektaş
çeşmeye doğru yaklaştı. Acıkmıştı ve yiyecek istiyordu. Kadınlar
ona, verecekleri şeyleri olmadığını söylediler. Kadıncık eve koştu,
ekmekle yağ alıp, Hacı Bektaş’a getirdi. Hacı Bektaş ona, “Küpün hiç
boş kalmasın!” dedi.
Akşam olup da, İdris’in annesi yemek koymaya gittiğinde, küpü ağzına
kadar dolu buldu ve şaşırdı. Fakat Kadıncık, bunun dervişten
olduğunu anlayarak kocasına kerameti anlattı. Kocası, gece camiye
varınca, orayı da aydınlık içinde buldu. Oysa mescidin mumları
sönüktü. Bir köşede, başı ışıkla çevrili bir dervişin dua ettiğini
gördü. Geri dönüp karısını uyandırdı. Birlikte Hacı Bektaş’ı bulmaya
çıktılar ve onu, kendi evlerinde kalmaya çağırdılar. İdris’in
kardeşi Saru, Hacı Bektaş’ın onların evlerinde kaldığını görünce,
Hacı Bektaş’ı ve Kadıncık’ı zina ile suçladı. Fakat İdris, bu
sözlere değer vermedi. Hacı Bektaş, Kadıncık’ın evinde kaldığında,
Sulucakarahöyük’te yalnız yedi ev vardı. Herkes sıra ile sürüleri
otlatmaya, ya da bağdan meyve kaldırmaya gitmekteydi. Bir gün Hacı
Bektaş ve Saru, bağa elma toplamaya gittiler. Saru, Hacı Bektaş’tan
dalları dolu bir ağaca çıkmasını istedi. Hacı Bektaş hemen ağaca
tırmandı. Saru başını kaldırdığında, Hacı Bektaş’ın hayalarının
yerinde bir beyaz ve bir kırmızı gül bulunduğunu gördü. Yanılgısını
anladı ve Hacı Bektaş’tan kendisini bağışlamasını dileyerek,
ayaklarına kapandı. Ölünceye kadar da onun sadık müridi oldu.

Hacı Bektaş Veli ve Halifeleri:
Vilayetnamede, Hacı Bektaş Veli'nin halifeleri ile ilgili
söylenceler ve bilgilerde bulunmaktadır. Hırka dağı ile ilgili
söylence şöyledir:
Bir gün Hacı Bektaş ve Abdal’ları Hırka Dağına çıkarlar. Hacı Bektaş
onlara ateş yakmalarını söyler. Ateşe yaklaşınca, kendini aşma
durumuna geçerek semah yapmaya başlar. Abdallar da ona uyar. Ateşin
çevresini kırk kez dolanırlar. Ateş sönünce küllerini savurur. “Ey
Rabbim, bu külün düştüğü yerden odun olsun, ağaç bitsin. Her gün
götürüp yaksınlar, huzur bulup rahat etsinler.” diye söyler.
Hünkar’ın nefesi üzerine, odun bitmek yerine çoğalır. O günden
bugüne, o dağın adına Hırka Dağı denmektedir.
Bir diğer söylence ise şöyledir: Bir gün Saru İsmail, Hırkadağı'nda
iki mum yanmakta olduğunu görür. Hacı Bektaş Veli, "Gayb
Erenleri"nin kendilerini görmeğe gelmiş olduklarını söyler. Hemen
Hırkadağı'na çıkarlar ve orada "Gayb Erenleri"nin yanında üç gün
kalırlar. Sonra geri dönerler. Fakat zaman durmuş, öbür halifeler
hiçbir şey farketmemişlerdir.
Vilayetnamede, Hacı Bektaş Veli'nin Halifeleri şöyle
anlatılmaktadır: Hacı Bektaş Veli, otuz altı bin çerağ yaktı, otuz
altı bin müridi oldu. Cemal Seyyid, Saru İsmail, Kolu Açık Hacım
Sultan, Baba Resul, Pir Ebi Sultan, Receb Seydi, Sultan Bahaeddin,
Yahya Paşa, Barak Baba, Ali Baba, Saru Kadı, Atlas-pûş Sultan, Dust-ı
Hudâ, Hızır Sâmit bunlar arasındadır. En sevdiği Cemal Seyyid idi.
Kendisini Akdeniz yönüne yolladı ve o Gelibolu'ya gitti. Kolu-açık
Hacım Sultan'da onun büyük Halifelerinden biri idi. Ma'nâ (bâtın)
kılıcı ona verilmişti. Meydan sâkîsi olmuştu. Hacı Bektaş Veli
kendisini, bir tekke kurmağa, Germiyan beldesine yolladı. Pir Ali
Sultan, çırağcı'sı idi. Konya'ya Sa'deddin Konevî'nin yanına gitti.
Orada gömülüdür. Güvenç Abdal da Hacı Bektaş Veli'nin dervişleri
arasında yer alanlardan biri idi.

Hacı Bektaş Veli'nin Çilehane'ye Yumrukla Pencere Açması:
Hacı Bektaş Veli, Çilehanede düşünüp tefekkür kılmakta iken,
Erenlerden bir grup ziyaretine gelir. Hak'la beraber olduğunu
öğrenerek, onlarda Çilehane'ye gelirler. Hünkar ile oturup sohbet
ederler. Sohbet esnasında "Bu çilehane çok karanlık, bir ışık
gelecek yeri olsaydı." derler. Hacı Bektaş Veli, Hak aşkıyla dışarı
çıkar, sağ eliyle yumruk edip, o yerli taşa öyle bir vurur ki, hemen
hemen bir adam sığacak kadar delik açılır. Çile mağarasının içi
apaydınlık olur. Erenler, Hacı Bektaş Veli'nin kerametini görüp,
itikat eylerler. Hayır duasını alarak yollarına revan olurlar.

Beş Taşların Şahitliği:
Hacı Bektaş Veli, Kadıncık Evinde ikamet ederken, Karahöyük Köyünde
yedi hanenin dışında ev yoktur. Sığırları güdücüye vermezler ve
sırayla güderler. Sıra İdris Hocaya geldiğinde, o gün çok önemli işi
vardır. Hacı Bektaş Veli, İdris Hoca'nın yerine sığırları gütmeyi
kabul eder. Sığırları otlata otlata, Mucur İlçesi yolunda
Beşkayalara kadar götürür. İdris Hoca'nın kardeşi Sarı'da,
öküzlerini Hacı Bektaş Veli'nin güttüğü sığır içine sürer. Hacı
Bektaş Veli Sarı'ya: "Öküzlerini kurt yerse, sebebi ben değilim. Al
git öküzlerini, ne yaparsan yap!" diye söyler. Hacı Bektaş Veli'nin
öküzleri gütmeyi kabul etmemesine rağmen, Sarı öküzleri bırakır.
Bunun üzerine Hacı Bektaş Veli: "Ey beş taşlar, siz şahit
olmalısınız ki, ben kabul etmeden Sarı öküzlerini bıraktı. Sarı'ya
üç defa, öküzlerini gütmeyeceğimi söyledim. Yarın hesap günü şehâdet
edersiniz." der. Akşam olduğunda sığırlar köye döner. Sarı'nın
öküzleri dönmemiştir. Hep birlikte öküzleri aradıklarında, beş
taşların yanında, ufak dereciğin içinde, dört adet öküzün
ikisini kurt yediğini görürler. Sarı, Hacı Bektaş Veli'den zararını
karşılamasını ister. Hacı Bektaş Veli, aralarındaki konuşmayı
aktarır ve beş şahidinin olduğunu söyler. Cemaat, sığır otlağına
vardığında, Hacı Bektaş Veli beş taşlara dönerek: "Ey beş taşlar,
Hakk'ın izni ile yine Hakk için, mutlaka gelin. Olanlara, doğru
şahadette bulunun." diye söyler. Beş adet taşın hepsi birden,
Hünkar'ın da himmetiyle sırayla gelip, heyet huzurunda şahitlik
yapıp, Sarı'nın haksız olduğunu anlatırlar.
Hacı Bektaş Veli'nin Eğilmiş Duvarı Düzeltmesi:
Hacı Bektaş Veli, bazen Kadıncık Evinde, bazende Çilehane'de vakit
geçirirdi. Kadıncık Evinde ibadet ederken, evin duvarı yıkılmaya
başlayıp, eğilir. Bunu gören Kadıncık: "Ya Hünkar, duvar yıkılıyor,
oradan bir kenara çekilseniz iyi olur." diye seslenir. Hacı Bektaş
Veli, eliyle işaret eyleyerek duvara, "dur" deyince, duvar durur.
Yerinden kalkıp, sırtını vererek duvarı düzeltip, tekrar yerine
oturur. Duvarda, sırtının kalıbı olduğu gibi belli olmuştur.

Akpınar:
Hacı Bektaş Veli, Sarı İsmail ile Karahöyük Köyünün alt kısmında,
dere kenarında otururken, elleriyle yeri karıştırmaya başlar. Üç
defa "Ak pınarım" der. Zülâl gibi bir su çıkıp, akmaya başlar.
Hünkar, "Beni, ak pınarım diye üç defa neden söylettin." der. Sarı
İsmail, sudan bir avaz işittiğini, "Birinci söylemende Horasan ve
Nişabur şehrinden hareket edip, Erciyes Dağına geldim, dağın yol
vermemesi nedeniyle yedi defa etrafını dolandım; ikinci emrinde
onunla meşgul idim; üçüncü seslenmede ancak gelebildim." diye seda
duyduğunu aktarır.

Hacı Bektaş Veli, Seyyid Mahmud Hayrani, Uçan Kaya:
Akşehir’de, Seyyid Mahmud Hayrani adlı biri vardır. Bir arslanın
üzerinde, elinde kamçı gibi kullandığı bir yılan ve yanında üçyüz
Mevlevi dervişle Hacı Bektaş Veli’yi ziyaret amacıyla yola çıkar.
Haberi alan Hacı Bektaş Veli, “Bu kimse canlı varlıklara binmiş
geliyor, bizde cansıza binelim.” der. Kızılca Halvet yakınında bir
kızıl kaya vardır. Hacı Bektaş, kayaya tırmanır ve yürümesini
buyurur. Taş, bir kuş biçimini alarak yola düşer. Seyyid Mahmud
Hayrani, bir erin cansız kayaya binmiş, altındaki kaya kuş gibi uçup
geldiğini görünce, Hacı Bektaş Veli’nin hikmetine hayran kalır.
Seyyid Mahmud Hayrani “Er nazarında küstahlık ve edepsizlik
etmişiz.” diyerek, derhal aslandan inip, yılanı elinden salıverir.
Tekkeye toplanırlar. Dervişler birbirleriyle görüşürler. 300 tane
dervişin hepsi de Hünkar’ın ayaklarına düşerler. Tüm dervişler,
Tekkekayanın önünde saf bağlayıp cem oluştururlar. Yeme, içme,
sohbet, muhabbet ve semah yaparlar.
Hacı Bektaş Veli ve Ahi Evran:
Kırşehir’e Gülşehir denirdi. Pek çok cami ve medrese vardı ve şehir
okumuş, bilge kimselerle dolu idi. Bunlar arasında, Denizli’den
Konya’ya, oradan Kayseri’ye gelen ve Gülşehir’de yerleşen Ahi Evren
de bulunuyordu. Fütüvvet Loncasının ulularından idi. Fakat kökeni
bilinmiyor idi. Çünkü Gayib Erenler’indendi. Onu aleme tanıtan
Sa’deddîn Konevî oldu. Birçok kerameti vardı ve ünü yaygındı. Hacı
Bektaş ve Ahi Evren birbirlerini çok severlerdi. Sık sık
birbirlerine giderlerdi. Birlikte pek çok dervişe el vermişlerdi.
Bunlar arasında, Germiyan ülkesinden Denizli’li bir harami vardı.
Yıllar boyu, uzun yollarda, adam öldürerek koşmuş durmuştu. Bir gün
pişmanlık duyup, Sulucakarahöyük’e gelir. Hacı Bektaş ona, kuru bir
ağaç dalı verir ve “Ağaç yeşerdiğinde bağışlanmış olacaksın!” der.
Adam Denizli’ye dönüp, orada bir yer satın alıp kuru ağacı diker.
Yıllar geçer, ağaç yeşerir. Hacı Bektaş Veli, adamın saçını traş
edip, ona Elifi Tac giydirir ve icazet verir. Şimdi Denizli’de bir
tekkesi bulunmaktadır ve Bostancı Baba tekkesi denmektedir.

|
 |
 |
|
|
Hacı Bektaş Veli ve Yunus Emre:
Eskişehir'in Sivrihisar'ında, geçimini çiftçilikten sağlayan Yunus
adında bir köylü vardır. O yıl kuraklık olmuş, ürün alamamış, zor
durumda kalmıştır. Hünkar'ın himmeti ve hikmetini duymuş, ona
gitmeye karar vermiştir. Öküzünün sırtına bir yük alıç yükleyerek
yola çıkar. Hünkar'ın huzuruna çıktığında, durumunu ve
perişanlıklarını anlatıp, yokluktan kurtulabilmek için lutufunu
diler. Hünkar, alıç yükünü kabul edip, içeri aldırır. Yunus'un
gelişinin üzerinden iki-üç gün geçer. Gitmek için müsade istediği
Hünkar'a iletilince,
"Varın söyleyin Yunus'a! Buğday mı verelim, yoksa alıcı sayalım, her
birine iki nefes mi verelim?"
diye sorulmasını ister. Yunus,
"Bana buğday lazım, ailem aç, ben nefesi ne yapayım."
deyince, Hacı Bektaş Veli, Yunus'un öküzünün yükünü buğdayla
doldurtur. Yunus buğdayı alıp yoluna devam eder. Köyüne
yaklaştığında, buğdayın yendikçe tükeneceğini, sunulan nasibi
reddetmekle hata ettiğini düşünüp, pişman olur. Önerilen himmeti
tekrar kerem kılar, umudu ile geri döner.
"Buğdayı istemiyorum, bana önceki dediği himmetten nasip eylesin."
der ise de,
"Biz nasibin en büyüğünü Taptuk Emre'ye sunduk. Varıp nasibini ondan
alsın."
cevabını alır. Yunus,aldığı cevaba uyarak Taptuk Emre'ye yollanır.
Yunus, dağa gidip, odunun doğru olanlarını toplayarak ve yaş ağaç
kesmeden, Tapduk Emre'nin tekkesine odun çekmeye başlar. Vakti
gelince, Hacı Bektaş Veli'nin
"Himmet hazinesinin ağzını açtık, nasibini verdik, söyle"
demesi ile aşka gelen Yunus Emre, halk arasında ulu bir divan
edebiyatı yaratır..

Hacı Bektaş Veli'nin Ölümü:
Hacı Bektaş Veli, öleceğini anlayınca Saru İsmail'i çağırtır. Ona
"Öldüğümde beni bir ceviz tabuta koyun. Kadıncık'ın oğlu, Hızır Lâle
Cican benim yerimi alacaktır. Elli yıl sonra onun yerini, kırk sekiz
yıl şeyhlik yapacak olan Mürsel alacak; sonra da Yusuf Bali, otuz
yıl onun halefi olacaktır." der.
Hacı Bektaş Veli Hakka ruhunu teslim edince, cenaze hazırlıkları
başlar. Rum ülkesinde bulunan tüm gönülden sevenleri, atlı ve yaya
olarak gelirler. Çile Dağı tarafından, donu yeşil, elinde yeşil
sancak ve yüzü örtülü bir boz atlı gelir. O boz atlı meçhul kişi,
meftayı eliyle yur, yıkar, cenazesini kendi eliyle kefenleyip mezara
koyar. Boz atlı uzaklaşıp giderken, Saru İsmail kim olduğunu görmek
ister. Yüzündeki örtü açılınca, boz atlının Hacı Bektaş Veli
olduğunu görür. Saru İsmail'e "Er odur ki, ölmeden önce ölür ve
kendi bedenini yıkar. Buna ermeye çalış." diyerek gözden uzaklaşır.
Hacı Bektaş Veli Türbesinin Yapılışı:
Edirne'yi alan Sultan Gazi Murad Bursa'da oturuyordu. (Edirne
yöresi, Orhan tarafından alınmış olup, burada Orhan ile I.Murat
karışıklığı olabilir.) Hacı Bektaş Veli için bir türbe yaptırmayı
diler. İşi, mimar Yanko Madyan'a verir. Sekizinci İmam aşkına sekiz
köşeli bir kubbe yapmasını ister. Kubbe tamamlanınca, tepesine tunç
bir alem dikmek istenir. Fakat kubbe çöker, yapı dağılır. Mimar
düşerken Hacı Bektaş Veli'den yardım diler ve O, kendisini kurtarır.
Bunun üzerine mimar dervişliğe girip, Sâdık adını alır. Dergah'ta
altı yıl yaşar. Hızır Lale'ye: "Mezarımı Hacı Bektaş Veli'nin kabri
eşiği altına kazın. Ona o kadar sıtkıle bağlandım ve hayran kaldım
ki, ziyaretine gelenler, onun aşkı muhabbetine benim siğnemi
çiğnesinler." diye vasiyetini bildirir. Öldüğünde vasiyeti nedeniyle
türbenin eşiğine gömülür.

kaynak:Hacıbektaş WEB |